Hz. Peygamber (s.a.v) her konuda olduğu gibi, hilmi ve yumuşaklığı ile de bambaşkaydı. Hatta bir taneydi. Resûlullah (s.a.v) son derece yumuşak huylu, bağışlayıcı ve güzel ahlâk sahibiydi.
Rahmet olarak gönderilen Resûl-i Ekrem (s.a.v), peygamber olmadan önce de, sonra da insanların en halîmi, en yumuşak huylusuydu.
Allah Teâlâ'nın emirlerini insanlara tebliğ sırasında, Kureyş müşrikleri ona her türlü hakarette bulunuyordu. Onunla alay ediyor, ölümle tehdit ediyor, geçtiği yollara çalı çırpı ve dikenler seriyor, üzerine pislik atıyor, boynuna kement atarak sürüklemeye çalışıyorlardı. Bununla da kalmayıp, ona sihirbaz, büyücü, kâhin, şair diyorlar; öfkelendirip kızdırmak için her türlü yola başvuruyorlardı. Fakat o, kendisine yapılan bütün bu hakaretlere tahammül ediyor, kızmıyordu.
Hz. Peygamber (s.a.v) insanların en az kızanı, en çabuk razı olanı ve en çok bağışlayanı idi. Şahsına yapılan kötülüklerden dolayı hiçbir şekilde intikam almamıştır. Öfkelenecek yerlerde sükûnetini korur, mübarek hayatına kastedenleri bile bağışlardı.
Hak Teâlâ da kendisini korumuş ve bu sıfatından dolayı övmüştür:
"Allah'ın bir rahmet eseridir ki sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer huysuz ve katı kalpli biri olsaydın muhakkak onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi."303
303 Âl-i İmrân 3/159.
Hilmin Bir Yahudinin Hidayetine Vesile Olması
Yahudi âlimlerinden Zeyd b. Su'ne, İslâmiyet'le şereflenmesini ve hidayete gelişini şöyle anlatmıştır:
Hz. Peygamberin yüzüne baktığım zaman, peygamberlik alâmetlerinden ikisi dışında hepsini görmüştüm. Henüz görmediğim iki alâmet ise öfkesini bastıran yumuşak huyu ve kaba cahilliğe karşı sabrıydı. Bunları denemek istiyordum.
Resûlullah (s.a.v) bir gün Hz. Ali ile birlikte odasından çıkmıştı. Bineği üzerinde bedevi bir adam ona yaklaşarak dedi ki:
"Yâ Resûlallah! Falan köy halkı müslüman oldular. Ben onlara, 'Müslüman olursanız rızkınız çoğalır' demiştim. Aksine bu sene kuraklık oldu, kıtlık içinde kaldılar. Korkarım ki dünya menfaati için müslüman oldukları gibi, menfaat için İslâm'dan çıkıverirler. Acaba onlara bir yar-dım göndermeniz mümkün olur mu?"
Hz. Peygamber (s.a.v) yanındakine baktı. "Bir şey kalmadı yâ Resûlallah" cevabını alınca, ben ona yaklaşarak dedim ki:
"Belli miktar hurmayı belli süreyle (veresiye, selem akdiyle) bana satmaz mısın?"
"Miktarı belli hurmayı belli süreyle sana satayım" dedi.
Ben de süreli belli hurma karşılığında, 80 miskal altın verdim.
Henüz süre bitmesine İki üç gün varken, bir cenaze münasebetiyle Ebû Bekir, Ömer ve Osman'ın da yer aldığı bir topluluk içinde Hz. Peygamber'e yaklaşıp yakasına yapıştım; yüzümü ekşiterek dedim ki:
"Hakkımı ödemeyecek misin ey Muhammed? Siz Abdülmuttaliboğulları hep böyle ödemeyi ertelersiniz!"
Hz. Ömer bana sertçe baktıktan sonra,
"Ey Allah'ın düşmanı! Sen Resûlullah'a nasıl böyle söyler, nasıl böyle davranırsın? Yemin olsun ki ondan çekinmesem kılıcımı kafana indirirdim" dedi.
Hz. Peygamber (s.a.v) ise sükûnet ve tebessümle Ömer'e bakarak dedi ki:
"Yâ Ömer! Bana borcumu güzelce ödememi, ona da alacağını güzelce istemesini söylemeliydin. Onu götür de hakkını öde, korkuttuğun için 20 ölçek de fazladan ver."
Hz. Ömer beni götürüp hakkımı ödedi, 20 ölçek hurma da ekleyiverdi.
"Seni korkuttuğum için, sana fazlaca ödememi Resulullah emretti" dedi. Ben de,
"Şahit ol yâ Ömer! Allah'ı Rab, İslâm'ı din, Resûlullah'ı nebî olarak kabul ettim" dedim.
Sonra birlikte Hz. Peygamber'e gittik: 'Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlüh' diyerek iman ettim."304
304 Hâkim, Müstedrek, 3/605; Ebû Nuaym, Delâilü'n-Nübüvve, 1/91; Begavî, el-Envâr fî Şemâili'n-Nebî, 1/188; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 8/239; İb-nü'l-Esîr, Üsdü'l-Gâbe, 2/245; İbn Hacer, el-İsâbe, 2/501; Kandehlevî, Hayâtü's-Sahâbe, 1/270.
28 Kasım 2007 Çarşamba
HİLM (YUMUŞAKLIKLA MUAMELE)
Hilim, yumuşak huylu, uslu, yavaş, sessiz, sakin olmak, heyecana kapılmayıp öfkeyi yenmek, nefsine hâkim olup kızmamak, gücü yettiği halde affetmek, hoşa gitmeyen şeyler karşısında sabredip tahammül göstermek, tahrik edici sebepler karşısında soğukkanlılığı korumak, vakarlı ve ağır başlı bulunmak, acı ve ıstırap verici hareketlerle yüz yüze gelince kendini tutma gibi anlamlara gelen güzel bir ahlâktır.
Buna göre hilim, insanın aklıyla ileriyi görmesi, acele hareket etmemesi, tecrübelerine dayanarak hadiseleri sabırla göğüslemesidir. Yine hilim kişinin kendisine yapılan kötülüğe karşı aynı şekilde karşılık vermeye ve intikam almaya gücü yettiği halde intikam hissine kapılmadan sabır ve hoşgörü ile mukabelede bulunması demektir.
Hilm, sakin ve yumuşak huylu olmaktır. Bu, çok güzel bir ahlâk ve yüksek bir haslettir. Allah Teâlâ'nın insana büyük bir ihsanıdır. Hilim kimde bulunursa onu hem dünyada hem de âhirette yüksek mertebelere kavuşturur.
Halîm yani hilim sahibi olan kimse, akıllı olup işin akı-betini düşünen, acele etmeyen, vakur, sabırlı, hazımlı, geniş kalpli ve tahammüllü olan, yersiz yere öfkelenmeyen, öfkelendiği zamanda da nefsine hâkim olabilen, hiddete kapılmayan, yumuşaklıkla hareket eden ve gücü yettiği halde kötülüğe karşı kötülükle cevap vermeyen kimse demektir.
Şu halde kötülüğe karşı aynı şekilde kötülükle karşılık vermeye gücü yetmeyene halîm denmez. Halîm demek kudreti ve gücü yeten fakat bir kısım maslahatlar için ceza vermeyen kimse demektir.
Resûlullah Efendimiz'e (s.a.v), "Hilim nedir?" diye sorulduğu zaman, "Sabırdır" buyurdular.
Serî es-Sakatî'ye (k.s) hilmin ne olduğu sorulunca, soru sorana dönerek şöyle demiştir: "Sen hangi hilmi soruyorsun? Çünkü hilmin beş derecesi vardır:
Birincisi, insana yaratılıştan verilen hilimdir. Bu, Allah'ın kuluna bir lutfudur. Bu sayede kul, kendisine haksızlık yapanları bağışlar, kendisine vermeyenlere verir, soğuk akrabalarıyla alakasını sürdürür.
İkincisi, kulun sevap kazanmak için kendisini zorlayarak öfkesini yenmesidir.
Üçüncüsü, kişinin bir mecliste kendisine karşı terbiyesizlik yapana kalbinde kin tuttuğu halde sırf oradakilere karşı yumuşak huylu olduğunu göstermesi için ses çıkarmamasıdır.
Dördüncüsü, kibirli kimsenin gösterdiği hilimdir. Bu kişinin karşısındaki şahsı cevap vermeye değer görmeyip sabırlı davranmasıdır.
Beşincisi, zillet sebebi olan hilimdir. Bu, kişinin aşağılanıp küçük düşürülmesine sebep olan uysallık ve korkaklığıdır."
Lokman (a.s) oğluna şu öğütleri vermiştir: "Üç kimse şu üç durumda tanınır: Halîm yani yumuşak huylu kimse, kızgınlık anında; yiğit kimse, savaş anında, hakiki kardeş de ihtiyaç anında belli olur."285
Hikmet sahipleri der ki: "Üç kimse üç yerde tecrübe edilmedikçe bilinmez: Cömert züğürtlükte, yiğit harpte, yumuşak huylu öfke zamanında."
Şa'bî (rah) demiştir ki: "Gerçek hilim hoşnutluk zamanında değil, gazap ve kızgınlık zamanında belli olur."
Mekhûl eş-Şâmî de (r.a) şöyle demiştir: "Bir kimsenin yumuşak oiup olmadığı, kötü kimselerin kendisine musallat olmasıyla anlaşılır."286
Anlayış göstermek, hoşgörülü davranmak, yumuşak davranmak, bağışlayıcı olmak, tahammüllü olmak, olumsuz davranışlarla muhatap olunca bir anlam kazanır. Yoksa sıradan olaylar karşısında herkes sakin ve sabırlı olur.
285 Kuşeyrî, Risale, s. 245.
286 Şa'rânî, Tenbîhü'l-Muğterrîn, s. 277,
HİLİM ve YUMUŞAKLIĞIN FAZİLETİ
Allah Teâlâ'nın beğendiği işleri yapmak, sabır ile mümkündür. Hilim ise sabrın en yüksek derecesidir. Hilim, Cenâb-ı Hakk'ın sıfatlarındandır. Hak Teâlâ, kendisine karşı gelenlerin azgınlığını, kötülük yapanların kötülüğünü ve zalimlerin zulmünü gördüğü halde, onlardan intikam almakta acele etmiyor. Pişman olup tövbe edenlerin, boyun bükenlerin hatalarını affediyor. Kendisine sığınanları boş çevirmiyor. Çünkü O, çok ihsan ve iyilik sahibidir. Kur'ân-ı Kerîm'de, bu husus şöyle anlatılır:
"Eğer Allah zulümleri (günahları) sebebiyle insanları (hemen) hesaba çekiverseydi yeryüzünde kımıldayan tek bir canlı bırakmazdı."287
Resûl-i Ekrem de (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Allah Teâlâ hilim sahibidir, yumuşak muameleyi sever."288
Allah Teâlâ, peygamberlerini hilim sahibi olmakla övmüştür. Hilim sahibi olmak, kızmamak, yumuşak davranmak, az kimselerde bulunan çok yüksek bir haslettir.
Biri Resûlullah Efendimiz'e gelerek, "Yâ Resûlallah! Bana nasihatte bulunun" deyince, Peygamber Efendimiz, "Kızma" buyurdu. O kimse ikinci defa nasihat istedi. Yine, "Kızma" buyurdu. Üçüncü defa nasihat isteyince bu defa da, "Kızma" buyurdu.289
287 Nahl 16/61.
288 Buhârî, Edebü'l-Müfred, nr. 466; Müslim, Birr, 23; Ebû Davud, Ecleb, 10;
İbn Mâce, Edeb, 9; Taberânî, Mekârimü'l-Ahlâk, nr. 23.
289 Buhârî, Edeb, 76; Tirmizî, Birr, 73; Mâlik, Muvatîa, Hüsnü'l-Hulk, 3; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, nr. 12987; Tebrîzî, Mişkâtü'l-Mesâbih, nr. 5104.
Resûl-i Ekrem (s.a.v) yumuşak huyluyu şöyle övmüştür:
"Kendisine yumuşaklık verilen kimseye, dünya ve âhiret iyilikleri verilmiştir. Yumuşaklıktan mahrum olan kimse, dünya ve âhiret iyiliklerinden mahrum olur."290
"Mümin bir kimse, yumuşak huyu sayesinde, gündüzleri oruç tutup geceleri namaz kılan kimsenin derecesine ulaşır."291
Hz. Ali b. Ebû Tâlib (r.a) der ki: "Hayır; malı, çoluğu çocuğu çoğaltmakta değil, hilmi ve ilmi çoğaltmaktadır."292
Yine o şöyle demiştir: "Yumuşaklık, öfke ateşini söndürür. Hiddet ise öfke ateşini körükler."
Resûlullah (s.a.v), Münzir el-Eşec'e,
"Sende Allah'ın sevdiği iki haslet var; biri yumuşaklık, diğeri de acele etmemek" buyurunca, Münzir (r.a),
"Yâ Resûlallah, onları ben mi elde ettim, yoksa Allah mı beni o huylara sahip yarattı?" diye sordu. Resûl-i Ekrem (s.a.v),
"Bilakis Allah seni o huylara sahip bir halde yarattı"buyurdu. O zaman Münzir,
"Beni Allah'ın ve Resûlü'nün sevdiği iki haslet üzerine yaratan Allah'a hamdolsun" dedi.293
290 Müslim, Birr, 23; Ebû Davud, Edeb, 10; Tirmizî, Birr, 67.
291 Münzİrî, et-Tergîb ve't-Terhîb, 3/418.
292 Gazâlî, İhya, 3/1666.
293 İbn Mâce, Zühd, 18 (nr. 4187); Münzirî, et-Tergîb ve't-Terhîb, 3/418; Taberânî, Mekârimü'l-Ahlâk, nr. 29.
Hz. Âişe validemiz (r.ah) anlatıyor:
Resûlullah (s.a.v) buyurdular ki: 'Yumuşak huyluluk hangi işte bulunursa onu mutlaka güzelleştirir. O bir şeyden çekilip alınınca da onu çirkinleştirir."294
Resûl-i Ekrem (s.a.v) diğer hadislerinde hilim konusunda şöyle buyurmuştur:
"Bir kimse yumuşak davranmaktan mahrum ise hayrın tamamından mahrumdur."295
"Allah yumuşak huyluyu ve utangaç kimseyi sever. Kötü sözlü, öfkeli kimseyi de sevmez."296
Hz. Ali (r.a) der ki: "Yumuşak huylunun yumuşaklığı yüzünden ilk kazancı, bütün insanların kendisine yardımcı olmasıdır."297
HİLİM ve ŞEFKAT ÜSLÛBU
Allah Teâlâ, Hz. Peygamberin ahlâkını şöyle övmüştür:
"Allah'tan gelen merhamet sayesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer sert, katı kalpli biri olsaydın, kuşkusuz çevrenden uzaklaşırlardı. Onları bağışla, kendileri için Al-lah'tan af dile."298
294Müslim, Birr, 23 (nr. 78); Ebû Davud, Edeb, 10 (nr. 4808); İbn Hibbân, es- Sahîh, nr. 551.
295Müslim, Birr, 23 (nr. 75); Ebû Davud, Edeb, 11 (nr. 4809); İbn Mâce, Edeb, 9 (nr. 3687); ibn Hibbân, es-Sahîh, nr. 548; Tebrîzî, Mişkâtül- Mesâbih, nr. 5068.
296İbn Hibbân, es-Sahîh, nr. 549.
297İbn Ebü'd-Dünya, Kîtâbü'l-Hilm, nr. 21; Mâverdi, Edebü'd-Dünyâ ve'd- Dîn, s. 358.
298 Âl-i İmrân 3/159.
Bu ahlâk, herkes için lâzımdır. Sadece günahkâr ve kâfirler için değil, İslâm'ı yaşamakta olan insanlar için de gereklidir. Zira kusuru düzeltmeye çalışırken muhatabı ezip onu rencide edecek sert ve kaba bir üslûp, tam aksi neticelere sebep olabilir. Çünkü böyle bir üslûpla yapılan ikazlarda insanlar, bazan anne babalarına karşı bile tahammülsüz olabilmektedir. Bu durumda başkalarına tahammüllü olmaları elbette daha zordur.
Böyle durumlarda söylenen doğrular da gönüllere aksi tesir yapmakta; sözün fayda ve cazibesini kaybetmektedir. Nitekim Hz. Mevlânâ şöyle buyuruyor:
"Bir kabahatin dolayısıyla seni azarladığı zaman baban bile senin gözünde bir canavar gibi saldırıcı ve ısırıcı görünür..."
Hak Teâlâ, Hz. Musa ve Hz. Harun'u Firavn'a gönderirken şöyle buyurmuştur:
"Firavun'a gidiniz. Çünkü o gerçekten azıttı. Ona yumuşak sözler söyleyiniz. Belki aklı başına gelir ya da kötü akıbete uğramaktan korkar."295
Çünkü yumuşak söz, karşı tarafı kızdırmaz; onun günahla, kötülükle gururlanma damarını kabartmaz. Azgın zorbaların başını döndüren cahillik ve bencilliği harekete geçirmez. Tersine kalbi uyarır. Uyanan kalp öğüt alır, azgınlığın sonundan korkmaya başlar.
Hiç kuşkusuz yüce Allah, Firavun'un başına neler geleceğini, sonunun nasıl olacağını biliyordu. Fakat her işte olduğu gibi, çağrı görevinde de sebeplere yapışmak gerek-
299 Tâhâ 20/43-44.
lidir. Cenâb-ı Hak, insanları yaptıklarına göre, bu yaptıkları kendi dünyalarında meydana geldikten sonra hesaba çeker. Aslında O, olup bitenleri ve öyle olacağını baştan bilir. Çünkü Allah Teâlâ'nın olayların geleceğine ilişkin bilgisi şimdiki zamana ve geçmişe dair bilgisi gibidir. O'nun bilgisi açısından zaman dilimleri arasında hiçbir fark yoktur.
Hz. Mevlânâ ne güzel buyurur:
"Allah'ın, 'Ey Musa! Firavun'a karşı yumuşak söz söyle, ona yumuşaklık göster!' sözünü iyi anla! Zira kaynayan yağa su dökersen ocağı da harap edersin, tencereyi de..."
Hz. Muâviye (r.a) der ki: "Yumuşaklık gösterin ve tahammül ediniz ki daima fırsat sizin elinizde olsun. Fırsatı ele geçirdikten sonra dilerseniz hakkınızı alırsınız, dilerseniz affedersiniz." 300
Şeyh Sa'dî-i Şîrâzî (rah) şöyle demiştir: "Ey kardeş! Mademki sonunda toprak olacak ve toprak haline geleceksin, o halde ölmeden evvel toprak gibi mütevazi ol."301
Yine Şeyh Sa'dî (rah) anlatıyor: Beylekan şehrinde bir âbide rastladım, kendisine, "Beni terbiye et ve cehaletten kurtar" dedim. O da bana şunu dedi:
"Ey molla! Git, toprak gibi tahammüllü ol; aksi takdirde ne okumuşsan onları toprağa göm."302
300Gazâlî, İhya, 3/1676.
301Şeyh Sa'dî, Gülistan, s. 126 (tercüme, s. 90).
302Şeyh Sa'dî, Gülistan, s. 266 (tercüme, s. 170).
Buna göre hilim, insanın aklıyla ileriyi görmesi, acele hareket etmemesi, tecrübelerine dayanarak hadiseleri sabırla göğüslemesidir. Yine hilim kişinin kendisine yapılan kötülüğe karşı aynı şekilde karşılık vermeye ve intikam almaya gücü yettiği halde intikam hissine kapılmadan sabır ve hoşgörü ile mukabelede bulunması demektir.
Hilm, sakin ve yumuşak huylu olmaktır. Bu, çok güzel bir ahlâk ve yüksek bir haslettir. Allah Teâlâ'nın insana büyük bir ihsanıdır. Hilim kimde bulunursa onu hem dünyada hem de âhirette yüksek mertebelere kavuşturur.
Halîm yani hilim sahibi olan kimse, akıllı olup işin akı-betini düşünen, acele etmeyen, vakur, sabırlı, hazımlı, geniş kalpli ve tahammüllü olan, yersiz yere öfkelenmeyen, öfkelendiği zamanda da nefsine hâkim olabilen, hiddete kapılmayan, yumuşaklıkla hareket eden ve gücü yettiği halde kötülüğe karşı kötülükle cevap vermeyen kimse demektir.
Şu halde kötülüğe karşı aynı şekilde kötülükle karşılık vermeye gücü yetmeyene halîm denmez. Halîm demek kudreti ve gücü yeten fakat bir kısım maslahatlar için ceza vermeyen kimse demektir.
Resûlullah Efendimiz'e (s.a.v), "Hilim nedir?" diye sorulduğu zaman, "Sabırdır" buyurdular.
Serî es-Sakatî'ye (k.s) hilmin ne olduğu sorulunca, soru sorana dönerek şöyle demiştir: "Sen hangi hilmi soruyorsun? Çünkü hilmin beş derecesi vardır:
Birincisi, insana yaratılıştan verilen hilimdir. Bu, Allah'ın kuluna bir lutfudur. Bu sayede kul, kendisine haksızlık yapanları bağışlar, kendisine vermeyenlere verir, soğuk akrabalarıyla alakasını sürdürür.
İkincisi, kulun sevap kazanmak için kendisini zorlayarak öfkesini yenmesidir.
Üçüncüsü, kişinin bir mecliste kendisine karşı terbiyesizlik yapana kalbinde kin tuttuğu halde sırf oradakilere karşı yumuşak huylu olduğunu göstermesi için ses çıkarmamasıdır.
Dördüncüsü, kibirli kimsenin gösterdiği hilimdir. Bu kişinin karşısındaki şahsı cevap vermeye değer görmeyip sabırlı davranmasıdır.
Beşincisi, zillet sebebi olan hilimdir. Bu, kişinin aşağılanıp küçük düşürülmesine sebep olan uysallık ve korkaklığıdır."
Lokman (a.s) oğluna şu öğütleri vermiştir: "Üç kimse şu üç durumda tanınır: Halîm yani yumuşak huylu kimse, kızgınlık anında; yiğit kimse, savaş anında, hakiki kardeş de ihtiyaç anında belli olur."285
Hikmet sahipleri der ki: "Üç kimse üç yerde tecrübe edilmedikçe bilinmez: Cömert züğürtlükte, yiğit harpte, yumuşak huylu öfke zamanında."
Şa'bî (rah) demiştir ki: "Gerçek hilim hoşnutluk zamanında değil, gazap ve kızgınlık zamanında belli olur."
Mekhûl eş-Şâmî de (r.a) şöyle demiştir: "Bir kimsenin yumuşak oiup olmadığı, kötü kimselerin kendisine musallat olmasıyla anlaşılır."286
Anlayış göstermek, hoşgörülü davranmak, yumuşak davranmak, bağışlayıcı olmak, tahammüllü olmak, olumsuz davranışlarla muhatap olunca bir anlam kazanır. Yoksa sıradan olaylar karşısında herkes sakin ve sabırlı olur.
285 Kuşeyrî, Risale, s. 245.
286 Şa'rânî, Tenbîhü'l-Muğterrîn, s. 277,
HİLİM ve YUMUŞAKLIĞIN FAZİLETİ
Allah Teâlâ'nın beğendiği işleri yapmak, sabır ile mümkündür. Hilim ise sabrın en yüksek derecesidir. Hilim, Cenâb-ı Hakk'ın sıfatlarındandır. Hak Teâlâ, kendisine karşı gelenlerin azgınlığını, kötülük yapanların kötülüğünü ve zalimlerin zulmünü gördüğü halde, onlardan intikam almakta acele etmiyor. Pişman olup tövbe edenlerin, boyun bükenlerin hatalarını affediyor. Kendisine sığınanları boş çevirmiyor. Çünkü O, çok ihsan ve iyilik sahibidir. Kur'ân-ı Kerîm'de, bu husus şöyle anlatılır:
"Eğer Allah zulümleri (günahları) sebebiyle insanları (hemen) hesaba çekiverseydi yeryüzünde kımıldayan tek bir canlı bırakmazdı."287
Resûl-i Ekrem de (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Allah Teâlâ hilim sahibidir, yumuşak muameleyi sever."288
Allah Teâlâ, peygamberlerini hilim sahibi olmakla övmüştür. Hilim sahibi olmak, kızmamak, yumuşak davranmak, az kimselerde bulunan çok yüksek bir haslettir.
Biri Resûlullah Efendimiz'e gelerek, "Yâ Resûlallah! Bana nasihatte bulunun" deyince, Peygamber Efendimiz, "Kızma" buyurdu. O kimse ikinci defa nasihat istedi. Yine, "Kızma" buyurdu. Üçüncü defa nasihat isteyince bu defa da, "Kızma" buyurdu.289
287 Nahl 16/61.
288 Buhârî, Edebü'l-Müfred, nr. 466; Müslim, Birr, 23; Ebû Davud, Ecleb, 10;
İbn Mâce, Edeb, 9; Taberânî, Mekârimü'l-Ahlâk, nr. 23.
289 Buhârî, Edeb, 76; Tirmizî, Birr, 73; Mâlik, Muvatîa, Hüsnü'l-Hulk, 3; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, nr. 12987; Tebrîzî, Mişkâtü'l-Mesâbih, nr. 5104.
Resûl-i Ekrem (s.a.v) yumuşak huyluyu şöyle övmüştür:
"Kendisine yumuşaklık verilen kimseye, dünya ve âhiret iyilikleri verilmiştir. Yumuşaklıktan mahrum olan kimse, dünya ve âhiret iyiliklerinden mahrum olur."290
"Mümin bir kimse, yumuşak huyu sayesinde, gündüzleri oruç tutup geceleri namaz kılan kimsenin derecesine ulaşır."291
Hz. Ali b. Ebû Tâlib (r.a) der ki: "Hayır; malı, çoluğu çocuğu çoğaltmakta değil, hilmi ve ilmi çoğaltmaktadır."292
Yine o şöyle demiştir: "Yumuşaklık, öfke ateşini söndürür. Hiddet ise öfke ateşini körükler."
Resûlullah (s.a.v), Münzir el-Eşec'e,
"Sende Allah'ın sevdiği iki haslet var; biri yumuşaklık, diğeri de acele etmemek" buyurunca, Münzir (r.a),
"Yâ Resûlallah, onları ben mi elde ettim, yoksa Allah mı beni o huylara sahip yarattı?" diye sordu. Resûl-i Ekrem (s.a.v),
"Bilakis Allah seni o huylara sahip bir halde yarattı"buyurdu. O zaman Münzir,
"Beni Allah'ın ve Resûlü'nün sevdiği iki haslet üzerine yaratan Allah'a hamdolsun" dedi.293
290 Müslim, Birr, 23; Ebû Davud, Edeb, 10; Tirmizî, Birr, 67.
291 Münzİrî, et-Tergîb ve't-Terhîb, 3/418.
292 Gazâlî, İhya, 3/1666.
293 İbn Mâce, Zühd, 18 (nr. 4187); Münzirî, et-Tergîb ve't-Terhîb, 3/418; Taberânî, Mekârimü'l-Ahlâk, nr. 29.
Hz. Âişe validemiz (r.ah) anlatıyor:
Resûlullah (s.a.v) buyurdular ki: 'Yumuşak huyluluk hangi işte bulunursa onu mutlaka güzelleştirir. O bir şeyden çekilip alınınca da onu çirkinleştirir."294
Resûl-i Ekrem (s.a.v) diğer hadislerinde hilim konusunda şöyle buyurmuştur:
"Bir kimse yumuşak davranmaktan mahrum ise hayrın tamamından mahrumdur."295
"Allah yumuşak huyluyu ve utangaç kimseyi sever. Kötü sözlü, öfkeli kimseyi de sevmez."296
Hz. Ali (r.a) der ki: "Yumuşak huylunun yumuşaklığı yüzünden ilk kazancı, bütün insanların kendisine yardımcı olmasıdır."297
HİLİM ve ŞEFKAT ÜSLÛBU
Allah Teâlâ, Hz. Peygamberin ahlâkını şöyle övmüştür:
"Allah'tan gelen merhamet sayesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer sert, katı kalpli biri olsaydın, kuşkusuz çevrenden uzaklaşırlardı. Onları bağışla, kendileri için Al-lah'tan af dile."298
294Müslim, Birr, 23 (nr. 78); Ebû Davud, Edeb, 10 (nr. 4808); İbn Hibbân, es- Sahîh, nr. 551.
295Müslim, Birr, 23 (nr. 75); Ebû Davud, Edeb, 11 (nr. 4809); İbn Mâce, Edeb, 9 (nr. 3687); ibn Hibbân, es-Sahîh, nr. 548; Tebrîzî, Mişkâtül- Mesâbih, nr. 5068.
296İbn Hibbân, es-Sahîh, nr. 549.
297İbn Ebü'd-Dünya, Kîtâbü'l-Hilm, nr. 21; Mâverdi, Edebü'd-Dünyâ ve'd- Dîn, s. 358.
298 Âl-i İmrân 3/159.
Bu ahlâk, herkes için lâzımdır. Sadece günahkâr ve kâfirler için değil, İslâm'ı yaşamakta olan insanlar için de gereklidir. Zira kusuru düzeltmeye çalışırken muhatabı ezip onu rencide edecek sert ve kaba bir üslûp, tam aksi neticelere sebep olabilir. Çünkü böyle bir üslûpla yapılan ikazlarda insanlar, bazan anne babalarına karşı bile tahammülsüz olabilmektedir. Bu durumda başkalarına tahammüllü olmaları elbette daha zordur.
Böyle durumlarda söylenen doğrular da gönüllere aksi tesir yapmakta; sözün fayda ve cazibesini kaybetmektedir. Nitekim Hz. Mevlânâ şöyle buyuruyor:
"Bir kabahatin dolayısıyla seni azarladığı zaman baban bile senin gözünde bir canavar gibi saldırıcı ve ısırıcı görünür..."
Hak Teâlâ, Hz. Musa ve Hz. Harun'u Firavn'a gönderirken şöyle buyurmuştur:
"Firavun'a gidiniz. Çünkü o gerçekten azıttı. Ona yumuşak sözler söyleyiniz. Belki aklı başına gelir ya da kötü akıbete uğramaktan korkar."295
Çünkü yumuşak söz, karşı tarafı kızdırmaz; onun günahla, kötülükle gururlanma damarını kabartmaz. Azgın zorbaların başını döndüren cahillik ve bencilliği harekete geçirmez. Tersine kalbi uyarır. Uyanan kalp öğüt alır, azgınlığın sonundan korkmaya başlar.
Hiç kuşkusuz yüce Allah, Firavun'un başına neler geleceğini, sonunun nasıl olacağını biliyordu. Fakat her işte olduğu gibi, çağrı görevinde de sebeplere yapışmak gerek-
299 Tâhâ 20/43-44.
lidir. Cenâb-ı Hak, insanları yaptıklarına göre, bu yaptıkları kendi dünyalarında meydana geldikten sonra hesaba çeker. Aslında O, olup bitenleri ve öyle olacağını baştan bilir. Çünkü Allah Teâlâ'nın olayların geleceğine ilişkin bilgisi şimdiki zamana ve geçmişe dair bilgisi gibidir. O'nun bilgisi açısından zaman dilimleri arasında hiçbir fark yoktur.
Hz. Mevlânâ ne güzel buyurur:
"Allah'ın, 'Ey Musa! Firavun'a karşı yumuşak söz söyle, ona yumuşaklık göster!' sözünü iyi anla! Zira kaynayan yağa su dökersen ocağı da harap edersin, tencereyi de..."
Hz. Muâviye (r.a) der ki: "Yumuşaklık gösterin ve tahammül ediniz ki daima fırsat sizin elinizde olsun. Fırsatı ele geçirdikten sonra dilerseniz hakkınızı alırsınız, dilerseniz affedersiniz." 300
Şeyh Sa'dî-i Şîrâzî (rah) şöyle demiştir: "Ey kardeş! Mademki sonunda toprak olacak ve toprak haline geleceksin, o halde ölmeden evvel toprak gibi mütevazi ol."301
Yine Şeyh Sa'dî (rah) anlatıyor: Beylekan şehrinde bir âbide rastladım, kendisine, "Beni terbiye et ve cehaletten kurtar" dedim. O da bana şunu dedi:
"Ey molla! Git, toprak gibi tahammüllü ol; aksi takdirde ne okumuşsan onları toprağa göm."302
300Gazâlî, İhya, 3/1676.
301Şeyh Sa'dî, Gülistan, s. 126 (tercüme, s. 90).
302Şeyh Sa'dî, Gülistan, s. 266 (tercüme, s. 170).
HZ. PEYGAMBER'İN (s.a.v) HAYASI
Haya peygamberlerin, özellikle bizim Peygamberimizin (s.a.v) en belirgin sıfatlarından biridir.
Haya ahlâkı en mükemmel haliyle yine Peygamber Efendimiz'de görülmektedir. Resûlullah her türlü temiz huyda olduğu gibi, haya bakımından da insanların en üstünü ve en utangacıydı.
Peygamberimiz son derece haya sahibiydi. Görülmesi ve açılması ayıp sayılan şeylere karşı gözü kapalı, âdeta yumuktu. Bu hususta da insanların en edeplisiydi.
Kâdî İyâz (rah) der ki: "Resûl-i Ekrem (s.a.v) insanların en utangaç olanı, bakılması ayıp olan yerlere bakmaktan en fazla sakınanıydı. Ahzâb suresindeki şu âyet onun hayasını anlatır.277
"Ey inananlar! Peygamberin evlerine, yemeğe çağırılmaksızın vakitli vakitsiz girmeyin, fakat davet edilseniz gi-
277 Kâdî İyâz, eş-Şifâ, 1/90.
rin ve yemeği yiyince dağılın. Sohbet etmek için de girip oturmayın. Bu haliniz Peygamber'i üzmekte, fakat o (size bunu söylemekten) utanmaktadır."278
Hz. Peygamberin (s.a.v) hayası, bir kişinin yüzüne bakışlarını yoğunlaştırmasına engel olurdu.279
Ebû Saîd el-Hudrî (r.a) anlatıyor: "Resûlullah (s.a.v) perde gerisindeki bakire kızdan daha çok haya sahibiydi. Hoşlanmadığı bir şey görmüşse biz bunu yüzünden he-men anlardık." 280
Peygamber Efendimiz (s.a.v), haya yönüyle de insanların en üstünüydü. Uygun olmayan şeylere karşı gözleri âdeta kapalıydı. Hiç kimseye hoşlanmadığı şeyle hitap etmezdi. Resûlullah Efendimiz insanların kusurlarını görmez, bazan görmezden gelir, çok zaman gözünü çevirir, kusurunu görse de yüzüne vurmaz, o kişiyle arasındaki saygı ve sevgi perdesini yırtmazdı.
Hz. Âişe validemiz (r.ah) şöyle anlattır:
"Resûlullah Efendimiz'e, bir kimsenin, hoşlanılmayan bir şeyi yaptığı haber verildiğinde, 'Falan kimse neden böyle yapıyor?' demez. Umumi mânada hitap ederek, 'Bazı insanlar niçin böyle yapıyorlar?' şeklinde İkaz eder ve bu
278Ahzâb 33/53.
279Buhârî, Edeb, 72; Kâdî İyâz, eş-Şifâ, 1/90.
280 Buhârî, Menâkıb, 23, Edeb, 72/77; Edebü'l-Müfred, nr. 467; Müslim, Fezâilü'n-Nebî, 16 (nr. 67); Tirmizî, Şemail, nr. 358; İbn Mâce, Zühd, 17 (nr. 4180); Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/71; Beyhakî, Şuabü'l-İmân, nr. 7731; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, nr. 12705; ibn Ebü'd-Dünya, Mekârimü'I-Ahlâk, nr. 81; Begavî, el-Envâr fî Şemâili'n-Nebî, 1/264.
şekilde o kimseyi, yaptığı veya söylediği kötü işten alıkordu, şahsın adını vermezdi."281
Enes b. Mâlik (r.a) şöyle anlatır:
Bir gün Peygamber Efendimiz'in huzuruna, yüzünü sarı renkte bir şeyle boyamış bir kimse girdi. Ona hiçbir şey demedi. O adam dışarı çıkınca şöyle buyurdular:
"Söyleseydiniz de yüzündekini yıkasaydı ya!"282
BİR HAYA TİMSALİ
Hz. Peygamber'den haya dersi alan sahabeler o derece yücelmişlerdi ki onların her hareket ve davranışlarında edep ve hayanın bir yönünü görmek mümkündü.
İmam Mâlik (r.a) anlatıyor:
"Yolculuğu sırasında ilk çadır kurduran zat müminlerin emîri Osman b. Affân'dır. O şöyle demişti: 'Ben insanlardan çok utanırım, beni görmemeleri için bana kapalı bir yer temin ediniz.' Hz. Osman (r.a) meleklerden haya ettiği için def-i hacet için başını örter öyle helaya giderdi."
Allah Resulü (s.a.v) Hz. Osman'ın hayasını şöyle övmüştür:
281 Ebû Davud, Edeb, 6 (nr. 4788); İbn Ebü'd-Dünya, Mekârimü'l-Ahlâk, nr. 80; Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve, 1/318; Kâdî İyâz, eş-Şifâ, 1/91; ibn Kesîr, Şemâilü'r-Resûl, s. 65; Kandehlevî, Hayâtü's-Sahâbe, 3/39.
282 Ebû Davud, Edeb, 6 (nr. 4789); Tirmizî, Şemail, nr. 346; Ahmed b. Han- bel, el-Müsned, 3/154; İbn Kesîr, Şemâilü'r-Resûl, s. 64; Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve, 1/317; Kâdî İyâz, eş-Şifâ, 1/91; İbn Kesîr, Şemâilü'r- Resul, s. 65; Kandehlevî, Hayâtü's-Sahâbe, 3/39.
"Gökteki meleklerin kendisinden haya duyduğu birin-den ben utanmayayım mı?"283
Hz. Osman (r.a), bu özelliği sebebiyle Resûl-i Ekrem'in (s.a.v) özel iltifatına mazhar olmuştur.
Bir gün Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer (r.a) Resûl-i Ekrem'in (s.a.v) yanına girdiler, Allah Resulü (s.a.v) saadetlt ayakları uzatmış rahat bir vaziyette oturuyordu. Onlara yer gösterdi, vaziyetinde bir değişiklik yapmadı. Bu, onlara karşı ileri derecedeki samimiyetinden kaynaklanıyordu. Biraz sonra Hz. Osman (r.a) huzur-i saadete girmek için izin istedi. Allah Resulü (s.a.v) izin verdi, fakat bu arada ayaklarını toplayarak oturuşunu değiştirdi, biraz toparlandı. Bunu görenler, sebebini sorduklarında, Allah Resulü (s.a.v) şöyle buyurdu:
"Meleklerin haya ettiği bir kimseden ben haya etmeye yim mi?"284
283 Buharı, Edebü'l-Müfred, nr. 603.
284 Buhârî, Edebü'l-Müfred, nr. 618; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 6/288; Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebîr, 23/205 (nr. 355); Ebû Ya'lâ, Müsned, nr. 7038; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 9/81-82; Kandehlevî, Hayâtü's- Sahâbe, 3/39; Yâfiî, Neşrû'l-Mehâsin, s. 227.
Haya ahlâkı en mükemmel haliyle yine Peygamber Efendimiz'de görülmektedir. Resûlullah her türlü temiz huyda olduğu gibi, haya bakımından da insanların en üstünü ve en utangacıydı.
Peygamberimiz son derece haya sahibiydi. Görülmesi ve açılması ayıp sayılan şeylere karşı gözü kapalı, âdeta yumuktu. Bu hususta da insanların en edeplisiydi.
Kâdî İyâz (rah) der ki: "Resûl-i Ekrem (s.a.v) insanların en utangaç olanı, bakılması ayıp olan yerlere bakmaktan en fazla sakınanıydı. Ahzâb suresindeki şu âyet onun hayasını anlatır.277
"Ey inananlar! Peygamberin evlerine, yemeğe çağırılmaksızın vakitli vakitsiz girmeyin, fakat davet edilseniz gi-
277 Kâdî İyâz, eş-Şifâ, 1/90.
rin ve yemeği yiyince dağılın. Sohbet etmek için de girip oturmayın. Bu haliniz Peygamber'i üzmekte, fakat o (size bunu söylemekten) utanmaktadır."278
Hz. Peygamberin (s.a.v) hayası, bir kişinin yüzüne bakışlarını yoğunlaştırmasına engel olurdu.279
Ebû Saîd el-Hudrî (r.a) anlatıyor: "Resûlullah (s.a.v) perde gerisindeki bakire kızdan daha çok haya sahibiydi. Hoşlanmadığı bir şey görmüşse biz bunu yüzünden he-men anlardık." 280
Peygamber Efendimiz (s.a.v), haya yönüyle de insanların en üstünüydü. Uygun olmayan şeylere karşı gözleri âdeta kapalıydı. Hiç kimseye hoşlanmadığı şeyle hitap etmezdi. Resûlullah Efendimiz insanların kusurlarını görmez, bazan görmezden gelir, çok zaman gözünü çevirir, kusurunu görse de yüzüne vurmaz, o kişiyle arasındaki saygı ve sevgi perdesini yırtmazdı.
Hz. Âişe validemiz (r.ah) şöyle anlattır:
"Resûlullah Efendimiz'e, bir kimsenin, hoşlanılmayan bir şeyi yaptığı haber verildiğinde, 'Falan kimse neden böyle yapıyor?' demez. Umumi mânada hitap ederek, 'Bazı insanlar niçin böyle yapıyorlar?' şeklinde İkaz eder ve bu
278Ahzâb 33/53.
279Buhârî, Edeb, 72; Kâdî İyâz, eş-Şifâ, 1/90.
280 Buhârî, Menâkıb, 23, Edeb, 72/77; Edebü'l-Müfred, nr. 467; Müslim, Fezâilü'n-Nebî, 16 (nr. 67); Tirmizî, Şemail, nr. 358; İbn Mâce, Zühd, 17 (nr. 4180); Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/71; Beyhakî, Şuabü'l-İmân, nr. 7731; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, nr. 12705; ibn Ebü'd-Dünya, Mekârimü'I-Ahlâk, nr. 81; Begavî, el-Envâr fî Şemâili'n-Nebî, 1/264.
şekilde o kimseyi, yaptığı veya söylediği kötü işten alıkordu, şahsın adını vermezdi."281
Enes b. Mâlik (r.a) şöyle anlatır:
Bir gün Peygamber Efendimiz'in huzuruna, yüzünü sarı renkte bir şeyle boyamış bir kimse girdi. Ona hiçbir şey demedi. O adam dışarı çıkınca şöyle buyurdular:
"Söyleseydiniz de yüzündekini yıkasaydı ya!"282
BİR HAYA TİMSALİ
Hz. Peygamber'den haya dersi alan sahabeler o derece yücelmişlerdi ki onların her hareket ve davranışlarında edep ve hayanın bir yönünü görmek mümkündü.
İmam Mâlik (r.a) anlatıyor:
"Yolculuğu sırasında ilk çadır kurduran zat müminlerin emîri Osman b. Affân'dır. O şöyle demişti: 'Ben insanlardan çok utanırım, beni görmemeleri için bana kapalı bir yer temin ediniz.' Hz. Osman (r.a) meleklerden haya ettiği için def-i hacet için başını örter öyle helaya giderdi."
Allah Resulü (s.a.v) Hz. Osman'ın hayasını şöyle övmüştür:
281 Ebû Davud, Edeb, 6 (nr. 4788); İbn Ebü'd-Dünya, Mekârimü'l-Ahlâk, nr. 80; Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve, 1/318; Kâdî İyâz, eş-Şifâ, 1/91; ibn Kesîr, Şemâilü'r-Resûl, s. 65; Kandehlevî, Hayâtü's-Sahâbe, 3/39.
282 Ebû Davud, Edeb, 6 (nr. 4789); Tirmizî, Şemail, nr. 346; Ahmed b. Han- bel, el-Müsned, 3/154; İbn Kesîr, Şemâilü'r-Resûl, s. 64; Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve, 1/317; Kâdî İyâz, eş-Şifâ, 1/91; İbn Kesîr, Şemâilü'r- Resul, s. 65; Kandehlevî, Hayâtü's-Sahâbe, 3/39.
"Gökteki meleklerin kendisinden haya duyduğu birin-den ben utanmayayım mı?"283
Hz. Osman (r.a), bu özelliği sebebiyle Resûl-i Ekrem'in (s.a.v) özel iltifatına mazhar olmuştur.
Bir gün Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer (r.a) Resûl-i Ekrem'in (s.a.v) yanına girdiler, Allah Resulü (s.a.v) saadetlt ayakları uzatmış rahat bir vaziyette oturuyordu. Onlara yer gösterdi, vaziyetinde bir değişiklik yapmadı. Bu, onlara karşı ileri derecedeki samimiyetinden kaynaklanıyordu. Biraz sonra Hz. Osman (r.a) huzur-i saadete girmek için izin istedi. Allah Resulü (s.a.v) izin verdi, fakat bu arada ayaklarını toplayarak oturuşunu değiştirdi, biraz toparlandı. Bunu görenler, sebebini sorduklarında, Allah Resulü (s.a.v) şöyle buyurdu:
"Meleklerin haya ettiği bir kimseden ben haya etmeye yim mi?"284
283 Buharı, Edebü'l-Müfred, nr. 603.
284 Buhârî, Edebü'l-Müfred, nr. 618; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 6/288; Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebîr, 23/205 (nr. 355); Ebû Ya'lâ, Müsned, nr. 7038; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 9/81-82; Kandehlevî, Hayâtü's- Sahâbe, 3/39; Yâfiî, Neşrû'l-Mehâsin, s. 227.
İNSANI DİĞER CANLILARDAN AYIRAN ÖZELLİK
İslâm dini her hususta ölçülü olmayı emir ve tavsiye eder. Hiçbir konuda aşırılığa ve esasları çiğnemeye müsaade etmez. Müslümanın hayatı, her alanda ölçülü ve nizam içerisinde devam eder. Bu nedenle müslüman, yemesinde, içmesinde, oturup kalkmasında, insanlarla münase-betinde, giyim ve kuşamında hep bu ölçüyü dikkate alır ve buna göre hareket eder.
İnsanı diğer canlılardan ayıran en belirgin vasfı, aklı ve hayâsıdır. O, bu iki meziyetiyle güzel ahlâk ve edep kaidelerine riayetkar olur. Bundan dolayı da öbür yaratıklardan daha yüksek bir dereceye kavuşur.
İnsanda doğuştan mevcut olan haya, utanma hissi, onu bazı tedbirler almaya sevkeder. Bu his akılla birleşince birtakım edep kuralları kendiliğinden meydana çıkar.
İnsanı diğer canlılardan ayıran vasıflardan biri de onun, ahlâkî meziyetlere sahip olmasıdır. Edep ve güzel ahlâk esaslarına uyma fazileti, yeryüzünde insana mahsus bir meziyettir. Bu meziyet ve üstünlüğü muhafaza eden ve onu inkişaf ettirip kemale erdiren insan, mensup olduğu cemiyetin, hatta insanlık camiasının en hayırlı ve en faziletli biri olma şerefine erer. Çünkü insan, bu meziyet ve kabiliyetini muhafaza ettiği, geliştirip yücelttiği ölçüde kemal bulur ve kâmil olur.
Üstün ahlâk düzenine sahip olan İslâm dini insanlığa öğrettiği ve müslümanlarda bulunmasını istediği güzel vasıflardan biri de haya sahibi olmaktır. Utanma duygusu demek olan haya, İslâm ahlâkındandır. Dinimizin öğrettiği haya, imandan bir şubedir. Bunun İçindir ki Resûl-i Ekrem Efendimiz bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır:
"İman yetmiş küsur şubedir. En üstünü lâ ilahe illallah cümlesidir (Allah'tan başka ilâh bulunmadığına, ibadete lâyık ancak Allah Teâlâ olduğuna iman etmektir). En aşağı mertebesi ise insanlara eziyet veren bir şeyi yol üzerinden kaldırmaktır. Haya da imandan bir şubedir."263
Haya duygusu, İnsan ruhunun çirkinlikler karşısında sıkılması, kötülüklerden dikkatle kaçınması, fena iş ve kötü davranışlardan uzak kalmasıdır.
HAYÂSIZLIĞIN KÖTÜLÜĞÜ
Bu konuda ilâhî tehdit şöyledir: "Müminler arasından hayâsızlığın yayılmasını arzu edenlere, işte onlara, dünya ve âhirette can yakıcı bir azap vardır."269
Hz. Peygamber (s.a.v) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:
"Bütün peygamberler şunu söylemişlerdir: Haya etmezsen istediğini yap."270
Yani ayıplanmaktan kaygı duymuyor, utanmıyorsan artık seni kötülükten alıkoyacak bir güç kalmamış demektir, içinden ne geçiyorsa yapabilirsin. Bu da bir tenkit ve tehdit demektir.
Diğer hadiste şöyle buyrulmuştur:
"Edepsizlik ve çirkin söz girdiği şeyi ve yeri çirkinleştirir. Haya ise girdiği şeyi ve yeri güzelleştirir."271
İbn Ömer anlatıyor:
Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:
268 Müslim, İmân, 12 (nr. 58); Münzirî, et-Tergib ve't-Terhîb, 3/379 (nr. 3888).
269 Nur 24/19.
270 Buhârî, Edeb, 78; Beyhakî, Şuabü'l-İmân, nr. 7734.
271 İbn Mâce, Zühd, 17 (nr. 4185).
"Allah bir kimseyi helak etmek istediği zaman ondan utanmayı kaldırır. Utanması kalkınca hep kötülük işlediğini görürsün. Kötü kişiye kimse güvenmez. O zaman hep hainlik yapar ve hainliğe uğrar. Bu defa da acıma duygu-sundan mahrum olur ve lanetlenerek kovulur. Böylece o kişi İslâm'dan uzaklaşır."272
Hz. Ömer (r.a), "Utancı giden kimsenin kalbi ölür" demiştir.273
Mâlik b. Dînâr da (rah) şöyle demiştir: "Allah Teâlâ'nın bir kalbe verdiği en büyük ceza kendisinden utanma hissini çekip almasıdır."274
İmam Ebû Yusuf (r.a) demiştir ki: "Ar bilmeyen ve utanması olmayanla arkadaşlık, kıyamette insanı utandırır."
Yahya b. Ca'de (k.s) demiştir ki: "Bir kimsenin hayasının az olduğunu görürsen, bil ki onun nesebi bozuktur."
Abdullah b. Münâzil (k.s) demiş ki: "Hayadan bahseden, ama kendisi Allah Teâlâ'dan haya etmeyen kimseye ne kadar şaşılır."
Fudayl b. İyâz (k.s), şu beş şey bedbahtlık alâmetidir, der: "Kalp katılığı, ağlamamak, utanmamak, dünyaya fazla rağbet etmek, uzun emelli olmak."275
Ebû Osman (k.s) der ki: "Haya hakkında konuşan ama yüce Allah'tan haya etmeyen kimse, istidrâc sahibidir; yani haline aldanıp yavaş yavaş helake gitmektedir."276
272 İbn Mâce, Fiten, 27 (nr. 4054).
273 İbn Ebü'd-Dünya, Mekârimü'l-Ahlâk, nr. 93.
274 Şa'rânî, Tenbîhü'l-Muğterrin, s. 457.
275 Beyhakî, Şuabü'l-İmân, nr. 7747; Kuşeyrî, Risale, s. 215; Yâfiî, Neşrü'l-
Mehâsin, s. 202; İbnü'l-Mülakkın, Tabakatü'l-Evliyâ, s. 267. 276 Kuşeyrî, Risale, s. 215.
Sehl b. Abdullah et-Tüsterî (k.s) şöyle demiştir: "Âfetlerin evveli, cehalet, sonra nefsin arzu ve isteklerine meyletmek, sonra hayayı terketmektir."
İmam Gazâlî (k.s) şöyle derdi: "Günahlara dalmışsın. Eğer Allah beni görmüyor inancındaysan o zaman imansızsın; yok şayet seni gördüğüne inanıyorsan o zaman cüretkâr ve hayâsızsın."
Cenâb-ı Mevlâ cümlemizi hakkıyla haya eden kullarından eylesin. Âmin...
İnsanı diğer canlılardan ayıran en belirgin vasfı, aklı ve hayâsıdır. O, bu iki meziyetiyle güzel ahlâk ve edep kaidelerine riayetkar olur. Bundan dolayı da öbür yaratıklardan daha yüksek bir dereceye kavuşur.
İnsanda doğuştan mevcut olan haya, utanma hissi, onu bazı tedbirler almaya sevkeder. Bu his akılla birleşince birtakım edep kuralları kendiliğinden meydana çıkar.
İnsanı diğer canlılardan ayıran vasıflardan biri de onun, ahlâkî meziyetlere sahip olmasıdır. Edep ve güzel ahlâk esaslarına uyma fazileti, yeryüzünde insana mahsus bir meziyettir. Bu meziyet ve üstünlüğü muhafaza eden ve onu inkişaf ettirip kemale erdiren insan, mensup olduğu cemiyetin, hatta insanlık camiasının en hayırlı ve en faziletli biri olma şerefine erer. Çünkü insan, bu meziyet ve kabiliyetini muhafaza ettiği, geliştirip yücelttiği ölçüde kemal bulur ve kâmil olur.
Üstün ahlâk düzenine sahip olan İslâm dini insanlığa öğrettiği ve müslümanlarda bulunmasını istediği güzel vasıflardan biri de haya sahibi olmaktır. Utanma duygusu demek olan haya, İslâm ahlâkındandır. Dinimizin öğrettiği haya, imandan bir şubedir. Bunun İçindir ki Resûl-i Ekrem Efendimiz bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır:
"İman yetmiş küsur şubedir. En üstünü lâ ilahe illallah cümlesidir (Allah'tan başka ilâh bulunmadığına, ibadete lâyık ancak Allah Teâlâ olduğuna iman etmektir). En aşağı mertebesi ise insanlara eziyet veren bir şeyi yol üzerinden kaldırmaktır. Haya da imandan bir şubedir."263
Haya duygusu, İnsan ruhunun çirkinlikler karşısında sıkılması, kötülüklerden dikkatle kaçınması, fena iş ve kötü davranışlardan uzak kalmasıdır.
HAYÂSIZLIĞIN KÖTÜLÜĞÜ
Bu konuda ilâhî tehdit şöyledir: "Müminler arasından hayâsızlığın yayılmasını arzu edenlere, işte onlara, dünya ve âhirette can yakıcı bir azap vardır."269
Hz. Peygamber (s.a.v) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:
"Bütün peygamberler şunu söylemişlerdir: Haya etmezsen istediğini yap."270
Yani ayıplanmaktan kaygı duymuyor, utanmıyorsan artık seni kötülükten alıkoyacak bir güç kalmamış demektir, içinden ne geçiyorsa yapabilirsin. Bu da bir tenkit ve tehdit demektir.
Diğer hadiste şöyle buyrulmuştur:
"Edepsizlik ve çirkin söz girdiği şeyi ve yeri çirkinleştirir. Haya ise girdiği şeyi ve yeri güzelleştirir."271
İbn Ömer anlatıyor:
Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:
268 Müslim, İmân, 12 (nr. 58); Münzirî, et-Tergib ve't-Terhîb, 3/379 (nr. 3888).
269 Nur 24/19.
270 Buhârî, Edeb, 78; Beyhakî, Şuabü'l-İmân, nr. 7734.
271 İbn Mâce, Zühd, 17 (nr. 4185).
"Allah bir kimseyi helak etmek istediği zaman ondan utanmayı kaldırır. Utanması kalkınca hep kötülük işlediğini görürsün. Kötü kişiye kimse güvenmez. O zaman hep hainlik yapar ve hainliğe uğrar. Bu defa da acıma duygu-sundan mahrum olur ve lanetlenerek kovulur. Böylece o kişi İslâm'dan uzaklaşır."272
Hz. Ömer (r.a), "Utancı giden kimsenin kalbi ölür" demiştir.273
Mâlik b. Dînâr da (rah) şöyle demiştir: "Allah Teâlâ'nın bir kalbe verdiği en büyük ceza kendisinden utanma hissini çekip almasıdır."274
İmam Ebû Yusuf (r.a) demiştir ki: "Ar bilmeyen ve utanması olmayanla arkadaşlık, kıyamette insanı utandırır."
Yahya b. Ca'de (k.s) demiştir ki: "Bir kimsenin hayasının az olduğunu görürsen, bil ki onun nesebi bozuktur."
Abdullah b. Münâzil (k.s) demiş ki: "Hayadan bahseden, ama kendisi Allah Teâlâ'dan haya etmeyen kimseye ne kadar şaşılır."
Fudayl b. İyâz (k.s), şu beş şey bedbahtlık alâmetidir, der: "Kalp katılığı, ağlamamak, utanmamak, dünyaya fazla rağbet etmek, uzun emelli olmak."275
Ebû Osman (k.s) der ki: "Haya hakkında konuşan ama yüce Allah'tan haya etmeyen kimse, istidrâc sahibidir; yani haline aldanıp yavaş yavaş helake gitmektedir."276
272 İbn Mâce, Fiten, 27 (nr. 4054).
273 İbn Ebü'd-Dünya, Mekârimü'l-Ahlâk, nr. 93.
274 Şa'rânî, Tenbîhü'l-Muğterrin, s. 457.
275 Beyhakî, Şuabü'l-İmân, nr. 7747; Kuşeyrî, Risale, s. 215; Yâfiî, Neşrü'l-
Mehâsin, s. 202; İbnü'l-Mülakkın, Tabakatü'l-Evliyâ, s. 267. 276 Kuşeyrî, Risale, s. 215.
Sehl b. Abdullah et-Tüsterî (k.s) şöyle demiştir: "Âfetlerin evveli, cehalet, sonra nefsin arzu ve isteklerine meyletmek, sonra hayayı terketmektir."
İmam Gazâlî (k.s) şöyle derdi: "Günahlara dalmışsın. Eğer Allah beni görmüyor inancındaysan o zaman imansızsın; yok şayet seni gördüğüne inanıyorsan o zaman cüretkâr ve hayâsızsın."
Cenâb-ı Mevlâ cümlemizi hakkıyla haya eden kullarından eylesin. Âmin...
HAYANIN FAZİLETİ
Haya, kalbi bozan günahlara karşı bir engeldir. Haya, insanın iman kuvvetini ve edep miktarını belirler. Haya, hayrın direği, karıştığı her iyiliğin temel unsurudur.
Dünya ve âhiret saadetine kavuşmak isteyen kişi edep ve haya sahibi olmalıdır. Edep ve hayası olmayan bir kimseden hayır beklemek mümkün değildir. Hayanın faziletine binaendir ki Resûl-i Ekrem Efendimiz hadislerinde,
"Haya tümüyle hayırdır."257 "Haya sadece iyilik getirir."258 "Haya imandandır."259
"Her dinin kendine has ahlâkı vardır. İslâm'ın en temel ahlâkı hayadır"260 buyurmuşlardır.
Enes b. Mâlik (r.a), Hz. Peygamberin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
"Edepsizlik ve çirkin söz girdiği şeyi çirkinleştirir. Haya ise girdiği şeyi güzelleştirir."261
Bu üstün vasfı zayi eden insan, büyük zararlara uğramış, huzur ve saadeti kaybetmiş demektir. Çünkü insanı kötü işler yapmaktan alıkoyan, Allah korkusu ve haya duygusudur. Bu duyguyu kaybetmiş bir kimsenin, fırsat bulduğunda yapmadığı kötülük yoktur.
Haya hissini kaybetmiş bir insanın kötü ve yanlış davranışlarını önleyecek kendi iç âleminde bir kuvvet kalma-
257 Müslim, İmân, 12; Ebû Davud, Edeb, 6 (nr. 4796); Ahmed b. Hanbel, el- Müsned, 4/426; Beyhakî, Şuabü'l-İmân, nr. 7704; Tebrîzî, Mişkâtü'l- Mesâbih, nr. 5070.
258 Buhârî, Edeb, 77; Müslim, imân, 12; Beyhakî, Şuabü'l-İmân, nr. 7703; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, nr. 12705; Münzirî, et-Tergîb ve't-Terhîb, 3/379 (nr. 3887); Tebrîzî, Mişkâtü'I-Mesâbih, nr. 5070.
259 İbn Ebü'd-Dünya, Mekârimü'l-Ahlâk, nr. 75; Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, nr. 1183.
260 İbn Mâce, Zühd, 17 (nr. 4181-4182); Mâlik, Muvatta, Hüsnü'l-Hulk, 2 (nr. 9); Beyhakî, Şuabü'l-İmân, nr. 7712; Münzirî, et-Tergîb ve't-Terhîb, 3/382 (nr. 3893); Tebrîzî, Mişkâtü'l-Mesâbih, nr. 5090; ibn Ebü'd-Dünya, Mekârimü'l-Ahlâk, nr. 98.
261 İbn Mâce, Zühd, 17 (nr. 4185); Münzirî, et-Tergîb ve't-Terhîb, 3/382. (nr. 3894); Beyhakî, Şuabü'l-İmân, nr. 7723.
mış demektir. Böyleleri din, millet, aile, vatan gibi mukaddesleri kendi arzularına erişmek için hiçe saymakta mahzur görmezler. Nitekim Peygamber Efendimiz bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır:
İnsanların peygamberlik kelâmından ilk kavradığı şey, utanma duygusunu terkettikten sonra istediğini yap"262 sözüdür.
Görüldüğü gibi, insan utanma duygusundan uzak kalınca istediğini yapmakta hiçbir tereddüt göstermez oluyor. Oysaki edep ve haya sahibi bir kimse, herhangi bir işi yapmadan önce o işi kendi aklına sorar. Güzel ve faydalı olduğuna kanaat edince onu yapar. Çirkin ve zararlı ise o iş ve davranıştan vazgeçer. Bunun içindir ki edep ve haya elbisesini giyen bir kimsede başka insanlar kusur bulamazlar. Çünkü bu duygu, sahibini her zaman iyiliğe götürür, ona her yerde izzet ve şeref kazandırır. Bu bakımdan edep ve haya insan için her çağda genç kalan ve eskimeyen bir güzelliktir.
İslâm ahlâkından olan haya duygusu kendisinde tamam olan bir kimse, iyilik ve faziletin örneği olur. Herkes tarafından gıpta edilecek bir olgunluğa yükselir.
Bugün bütün cemiyetler, her zaman olduğundan daha fazla haya ahlâkına ve bu fazileti elde etmeye muhtaçtırlar. O halde dinimizin bize öğrettiği ve baştan başa şeref olan haya faziletini daima muhafaza etmeli ki dünya ve âhiret mutluluğuna erebilsin.
262 Buhari, Edeb, 78; Ebû Davud, Edeb, 7 (4797); Beyhakî, Şuabü'l-İmân, nr. 7734; Heysemî, ez-Zevâid, nr. 12711-18046; İbn Hibbârı, es-Sahîh, nr. 607; Tebrîzî, Mişkâtü'l-Mesâbih, nr. 5071.
İmam Kuşeyrî Risâle'sinde şu haberi nakleder: Hak Teâlâ buyurur:
"Bazı kullarım insafla hareket etmiyor. Bana dua ediyor. Ben onun talebini geri çevirmekten haya ediyorum. Ama o bana âsi oluyor, haya etmiyor."263
Hz. Ali (r.a) şöyle demiştir "İman ve haya, diğerinden kopmayan bir bütündür."
Yine o şöyle demiştir: "Allah Teâlâ'dan haya etmek, insanı cehennem azabından korur."
Büyüklerden Ebû Süleyman ed-Dârânî (k.s) der ki: "Kul, Allah Teâlâ'dan haya ederse Allah onun ayıplarını ör tüp insanlardan gizler, hatalarını affeder. Kıyamet günü onun hesabını kolay eyler."264
Yine o şöyle demiştir: "Kulun Allah Teâlâ'dan hayası tam olursa hayrı da tam olur."265
Şu söz de onun: "Allah Teâlâ'dan haya etmek kalbe yerleşince, şehvetler (nefsin kötü arzuları) kalpten çıkar."
Ebû Ali Rûzbârî fk.s) şöyle demiştir: "Her şeyin bir na-sihatçisi bulunduğu gibi, kalbin nasihatçisi da hayadır. Allah'tan haya etmek, müminlerin hazinesidir."
İbn Hibbân (r.a) demiştir ki: "Hayanın en büyük faydasından biri, cehennemden kurtulmaktır. Haya, insanın cehennemden kurtulmasına vesile olur."
263 Kuşeyrî, Risale, s. 217.
264 Beyhakî, Şuabü'l-İmân, nr. 7752.
265 Ebû Nuaym, Hilyetü'l-Evliyâ, 9/257.
Büyük arif Ali el-Havvâs (k.s) der ki: "Dünyada Allah'tan haya edenlere, kıyamet gününde Allah Teâlâ onları azarlamaktan ve gazap etmekten haya eder."
Yahya b. Muâz da (k.s) şöyle demiştir: "Kim Allah Teâlâ'dan haya ederek O'na kulluk yaparsa Cenâb-ı Hak da ona azap etmez."
Vüheyb b. Verd şöyle anlatmıştır:
"Kabe'yi tavaf ediyordum. Arkamdan biri omuzuma elini koyup, 'Ey Vüheyb! Allah Teâlâ'nın kudreti karşısında O'ndan kork! Sana yakın olduğundan dolayı da O'ndan haya edip utan' dedi. Dönüp baktım kimseyi göremedim. Meğer o, Hızır aleyhisselâm imiş.266
Mısır azizinin hanımı Züleyha, sarayda hizmetinde olan Hz. Yusuf'u odasına aldı, odada tapmakta olduğu putun üzerini bezle örttü. O zaman kendisi puta tapıyordu. Hz. Yusuf'a, "Haydi gel, benimle birlikte ol" diye çağırdı. Hz. Yusuf, "Putun üzerini niye örttün?" diye sordu, Züleyha, "Ondan utandığımdan" dedi. O zaman Hz. Yusuf, "Sen puttan utanıyorsun da ben yüce Allah'tan utanmazmıyım hiç?" dedi.267
266 İbnü'l-Cevzî, Sıfatü's-Safve, 1/531.
267 bk. Kuşeyrî, Risale, s. 215; Bursevî, Rûhu'l-Beyân, 4/239; Heytî, Nesemâtü'l-Eshâr, s. 32.
Dünya ve âhiret saadetine kavuşmak isteyen kişi edep ve haya sahibi olmalıdır. Edep ve hayası olmayan bir kimseden hayır beklemek mümkün değildir. Hayanın faziletine binaendir ki Resûl-i Ekrem Efendimiz hadislerinde,
"Haya tümüyle hayırdır."257 "Haya sadece iyilik getirir."258 "Haya imandandır."259
"Her dinin kendine has ahlâkı vardır. İslâm'ın en temel ahlâkı hayadır"260 buyurmuşlardır.
Enes b. Mâlik (r.a), Hz. Peygamberin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
"Edepsizlik ve çirkin söz girdiği şeyi çirkinleştirir. Haya ise girdiği şeyi güzelleştirir."261
Bu üstün vasfı zayi eden insan, büyük zararlara uğramış, huzur ve saadeti kaybetmiş demektir. Çünkü insanı kötü işler yapmaktan alıkoyan, Allah korkusu ve haya duygusudur. Bu duyguyu kaybetmiş bir kimsenin, fırsat bulduğunda yapmadığı kötülük yoktur.
Haya hissini kaybetmiş bir insanın kötü ve yanlış davranışlarını önleyecek kendi iç âleminde bir kuvvet kalma-
257 Müslim, İmân, 12; Ebû Davud, Edeb, 6 (nr. 4796); Ahmed b. Hanbel, el- Müsned, 4/426; Beyhakî, Şuabü'l-İmân, nr. 7704; Tebrîzî, Mişkâtü'l- Mesâbih, nr. 5070.
258 Buhârî, Edeb, 77; Müslim, imân, 12; Beyhakî, Şuabü'l-İmân, nr. 7703; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, nr. 12705; Münzirî, et-Tergîb ve't-Terhîb, 3/379 (nr. 3887); Tebrîzî, Mişkâtü'I-Mesâbih, nr. 5070.
259 İbn Ebü'd-Dünya, Mekârimü'l-Ahlâk, nr. 75; Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, nr. 1183.
260 İbn Mâce, Zühd, 17 (nr. 4181-4182); Mâlik, Muvatta, Hüsnü'l-Hulk, 2 (nr. 9); Beyhakî, Şuabü'l-İmân, nr. 7712; Münzirî, et-Tergîb ve't-Terhîb, 3/382 (nr. 3893); Tebrîzî, Mişkâtü'l-Mesâbih, nr. 5090; ibn Ebü'd-Dünya, Mekârimü'l-Ahlâk, nr. 98.
261 İbn Mâce, Zühd, 17 (nr. 4185); Münzirî, et-Tergîb ve't-Terhîb, 3/382. (nr. 3894); Beyhakî, Şuabü'l-İmân, nr. 7723.
mış demektir. Böyleleri din, millet, aile, vatan gibi mukaddesleri kendi arzularına erişmek için hiçe saymakta mahzur görmezler. Nitekim Peygamber Efendimiz bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır:
İnsanların peygamberlik kelâmından ilk kavradığı şey, utanma duygusunu terkettikten sonra istediğini yap"262 sözüdür.
Görüldüğü gibi, insan utanma duygusundan uzak kalınca istediğini yapmakta hiçbir tereddüt göstermez oluyor. Oysaki edep ve haya sahibi bir kimse, herhangi bir işi yapmadan önce o işi kendi aklına sorar. Güzel ve faydalı olduğuna kanaat edince onu yapar. Çirkin ve zararlı ise o iş ve davranıştan vazgeçer. Bunun içindir ki edep ve haya elbisesini giyen bir kimsede başka insanlar kusur bulamazlar. Çünkü bu duygu, sahibini her zaman iyiliğe götürür, ona her yerde izzet ve şeref kazandırır. Bu bakımdan edep ve haya insan için her çağda genç kalan ve eskimeyen bir güzelliktir.
İslâm ahlâkından olan haya duygusu kendisinde tamam olan bir kimse, iyilik ve faziletin örneği olur. Herkes tarafından gıpta edilecek bir olgunluğa yükselir.
Bugün bütün cemiyetler, her zaman olduğundan daha fazla haya ahlâkına ve bu fazileti elde etmeye muhtaçtırlar. O halde dinimizin bize öğrettiği ve baştan başa şeref olan haya faziletini daima muhafaza etmeli ki dünya ve âhiret mutluluğuna erebilsin.
262 Buhari, Edeb, 78; Ebû Davud, Edeb, 7 (4797); Beyhakî, Şuabü'l-İmân, nr. 7734; Heysemî, ez-Zevâid, nr. 12711-18046; İbn Hibbârı, es-Sahîh, nr. 607; Tebrîzî, Mişkâtü'l-Mesâbih, nr. 5071.
İmam Kuşeyrî Risâle'sinde şu haberi nakleder: Hak Teâlâ buyurur:
"Bazı kullarım insafla hareket etmiyor. Bana dua ediyor. Ben onun talebini geri çevirmekten haya ediyorum. Ama o bana âsi oluyor, haya etmiyor."263
Hz. Ali (r.a) şöyle demiştir "İman ve haya, diğerinden kopmayan bir bütündür."
Yine o şöyle demiştir: "Allah Teâlâ'dan haya etmek, insanı cehennem azabından korur."
Büyüklerden Ebû Süleyman ed-Dârânî (k.s) der ki: "Kul, Allah Teâlâ'dan haya ederse Allah onun ayıplarını ör tüp insanlardan gizler, hatalarını affeder. Kıyamet günü onun hesabını kolay eyler."264
Yine o şöyle demiştir: "Kulun Allah Teâlâ'dan hayası tam olursa hayrı da tam olur."265
Şu söz de onun: "Allah Teâlâ'dan haya etmek kalbe yerleşince, şehvetler (nefsin kötü arzuları) kalpten çıkar."
Ebû Ali Rûzbârî fk.s) şöyle demiştir: "Her şeyin bir na-sihatçisi bulunduğu gibi, kalbin nasihatçisi da hayadır. Allah'tan haya etmek, müminlerin hazinesidir."
İbn Hibbân (r.a) demiştir ki: "Hayanın en büyük faydasından biri, cehennemden kurtulmaktır. Haya, insanın cehennemden kurtulmasına vesile olur."
263 Kuşeyrî, Risale, s. 217.
264 Beyhakî, Şuabü'l-İmân, nr. 7752.
265 Ebû Nuaym, Hilyetü'l-Evliyâ, 9/257.
Büyük arif Ali el-Havvâs (k.s) der ki: "Dünyada Allah'tan haya edenlere, kıyamet gününde Allah Teâlâ onları azarlamaktan ve gazap etmekten haya eder."
Yahya b. Muâz da (k.s) şöyle demiştir: "Kim Allah Teâlâ'dan haya ederek O'na kulluk yaparsa Cenâb-ı Hak da ona azap etmez."
Vüheyb b. Verd şöyle anlatmıştır:
"Kabe'yi tavaf ediyordum. Arkamdan biri omuzuma elini koyup, 'Ey Vüheyb! Allah Teâlâ'nın kudreti karşısında O'ndan kork! Sana yakın olduğundan dolayı da O'ndan haya edip utan' dedi. Dönüp baktım kimseyi göremedim. Meğer o, Hızır aleyhisselâm imiş.266
Mısır azizinin hanımı Züleyha, sarayda hizmetinde olan Hz. Yusuf'u odasına aldı, odada tapmakta olduğu putun üzerini bezle örttü. O zaman kendisi puta tapıyordu. Hz. Yusuf'a, "Haydi gel, benimle birlikte ol" diye çağırdı. Hz. Yusuf, "Putun üzerini niye örttün?" diye sordu, Züleyha, "Ondan utandığımdan" dedi. O zaman Hz. Yusuf, "Sen puttan utanıyorsun da ben yüce Allah'tan utanmazmıyım hiç?" dedi.267
266 İbnü'l-Cevzî, Sıfatü's-Safve, 1/531.
267 bk. Kuşeyrî, Risale, s. 215; Bursevî, Rûhu'l-Beyân, 4/239; Heytî, Nesemâtü'l-Eshâr, s. 32.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)